Brüksel

Temmuz 2016

Brüksel

Çikolata, waffle ve çeşit çeşit biralarıyla ünlü, pek çok gotik tarzda yapıyı bünyesinde barındıran, Avrupa Birliği’nin merkezi, başkent Brüksel…

Sadece yarım gün geçirdiğim Brüksel, aslına bakarsanız, geçerken uğradığımız bir güzergah oluyor bizim için. Ama tabi görülecek belli başlı yerlerini de görmeden geçmiyoruz.

Sabahın 07.00’sinde Brüksel şehir merkezindeyiz. Tek tük de olsa işe giden insanlar görürdük normalde belki, ama ulusal bir tatil gününe denk geliyoruz ve yollarda kimsecikler yok. Sokaklarını keşfe koyuluyoruz bir süreliğine. Saat 09.00’a doğru insanlar beliriyor sokaklarda ve ortam az da olsa hareketlenmeye başlıyor artık.

İlk olarak meşhur Grand Place meydanındayız. Orta Çağ’dan kalma ihtişamlı mimari yapıları, cafeleri, alışveriş merkezleriyle şehrin en popüler meydanı burası. Pek çok sokak göstericisi, sanatçı ya da müzisyene rastlayacağınız meydan, ulusal güne özel, ülke bayraklarıyla donatılmış olarak karşılıyor bizi.

Grand Place meydanından birkaç yüz metre ötede, şehrin sembollerinden Manneken-Pis – bilinen adıyla ise İşeyen Çocuk Heykeli’ni görmeye gidiyoruz. Orjinali bir bebek kadar küçük olan heykelcik, bazen bir anahtarlık ucunda, bazen bir dükkan camında, bazen de bir ev eşyası olarak hemen hemen her yerde karşınıza çıkacak zaten. Bir de normalde çıplak olan çocuğumuza, güne özel geleneksel kıyafet giydirdikleri bir ana da şahit oluyoruz. Sonra meşhur çeşmeyi açıp insanların seyrine sunuyorlar küçük heykeli.
Ayrıca, öğrendiğime göre bira festivali vb. günlerde ise, insanlara dağıtılmak üzere su yerine bira akıtılıyormuş çocuğumuzun küçük çeşmesinden.

Çeşmenin hemen yanında bir dondurma ve waffle dükkanı var. Dükkanın hemen önünde ise, orjinalinden daha çok ilgi çekiyor denilebilecek mavi dev bir işeyen çocuk heykeli mevcut. Henüz kahvaltı bile yapmamış olsak da bol çikolatalı bir waffle yemeden ayrılmıyoruz buradan. Zaten Belçika’nın çikolatası meşhur, bilirsiniz. Evdekilere “Size Belçika’dan çikolata getirdimmm.” diyebilme umuduyla şekil şukul çikolatalar alıyorum ama eve varana kadar eriyip kendilerine has başka şekillere bürünen çikolatalarım beni biraz hayal kırıklığına uğratıyorlar.

Ardından sokakları keşfe devam. Gotik yapılarıyla dikkat çeken şehirde, sokak aralarında da sıkça bu tarz binalarla karşılasacaksınız.
Artık öğle saatleri olmasına rağmen, size kuzeyde olduğunuzu hissettirir şekilde serin soğuk bir havası var buranın. Zaten bana göre fiziksel soğukluktan ziyade, soğuk bir şehir Brüksel.

Son olarak şehrin en ihtişamlı dini yapılarından St. Michael ve St. Gudula Katedrali’ndeyiz. Gotik mimarinin en sade örneği olarak nitelendirilen katedral, aynı zamanda içinde değerli eşyaların da sergilendiği bir müze özelliğine sahip.

Katedrali de gezdikten sonra meydana geri dönüyoruz. Meydanda bir cafede oturup biraz vakit geçirdikten sonra kısa Brüksel turumuzu tamamlıyor ve asıl durağımıza ulaşmak için yola koyuluyoruz.

Sıradaki durak, özgürlükler şehri: Amsterdam!

~