Hollanda

Temmuz 2016

Amsterdam

🔞

Eşcinsel evliliklerin, hafif uyuşturucu kullanımının, fuhuşun yasal olduğu dünyanın en özgürlükçü ülkesi Hollanda… Ve gerek, görülmeye değer sayısız güzelliği, gerekse alışılmışın dışında kültürü ve yaşam stili ile dünyanın en çılgın başkentlerinden Amsterdam…

Amsterdam, benim ‘best’ler listemin başında geliyor. “Neden?” derseniz… Onu bunu yapmanın ya da kullanmanın özgür olduğu ülkede, görünürde her şey serbestmiş gibiyken, aslında her şeyin belli bir kuralı olduğu ve hissedilir bir saygı ortamı bulunduğu için. Bunları geçtim, gezip görülmeye değer gerçekten çok çok çok yeri olduğu ve en önemlisi tadı damağımda kaldığı için.

2 gün geçirdiğim Amsterdam’da magic mushroom, space cake, joint vs. ne bulduysam görmemiş gibi denediğimden (ki görmemiştim zaten evet) ayık olduğum süreçte anımsadıklarımı sizlerle paylaşıyorum…

Şehir merkezinin biraz uzağında konumlanmış otelimize yerleştikten birkaç saat sonra,  Amsterdam gecelerinin nabzını tutmak için kendimizi dışarı atıyoruz. Otelden merkeze ulaşabilmek için trenle kısa bir yolculuk yapmamız gerekiyor. Otel merkeze uzak olunca, trene ulaşana kadar kimselerin olmadığı ıssız yollarda biraz gerilim dolu anlar yaşamadık desem yalan olur. Bakıyoruz istasyonda da görevli kimsecikler yok, gerilimi biraz daha arttırıp daha önceki tecrübelerimizden de faydalanarak kaçak geçiyoruz. Ama tabi ki sizler bunu yapmayın! Çünkü yakalandığınızda azarlanacak olmanız bir yana, ciddi anlamda cezalar kesilebiliyor. Sonrasında, treni beklerken her an bir görevli çıkıp gelecek ve ceza kesecek korkusunun yarattığı adrenalin ile zaten geceye hazırsın.

Neyse ki gelen giden olmuyor ve uzunca bir bekleyişin ardından trenimize binip Amsterdam Central Station‘a ulaşabiliyoruz.

Merkezde, akşam yemeğinizi yiyebileceğiniz şık dekore edilmiş pek çok restaurant mevcut. E madem patatesiniz meşhur diyerek, bir restaurantta, yanında servis edilen soslarıyla leziz bir patates yiyoruz. (Zaten, karbonhidrat mı? – en sevdiğim) Bizim patateslerimiz küp doğranmış ve tabakta servis edilmişti ama aslında bunlar, parmak olarak doğranmış şekilde satılıyor ve gün içinde herhangi bir büfeden elinize alıp gezerken yiyebiliyorsunuz.

Yemekten sonra ekibe birkaç arkadaş daha dahil oluyor ve o çok merak ettiğim Red Light District’e doğru yol alıyoruz. Arkadaşımızın aldığı magic mushroomları yürürken çerez niyetine atıyoruz bir yandan. Bilmeyenler için burası, akşam belli bir saatten sonra kadınların kırmızı ışıklı vitrinlerde kendilerini sergileyerek müşteri aradıkları bir fuhuş bölgesi. Böyle olduğu için sadece erkeklerin uğradığı sanılan bir yer değil ama. Kadın, erkek, genç, yaşlı her kesimden, her yaştan insan görebilirsiniz burada. Bazıları vitrinlere takılırken, bazılarınınsa umrunda bile değil, yoldan geçip gidiyorlar. Biraz mahcup, biraz çekinerek, meslek erbabı ablalarımızın vitrinlerini meraklı pek çok kişi gibi biz de inceliyoruz. Müşteri bulduklarında perdelerini kapatıyorlar, böylece dolu olduklarını anlayabiliyorsunuz.

Burada istediğinizi yapın ama bir takım kurallar dahilinde! Saygılı olun kısmına girmiyorum çünkü saygı gösteremeyecek kafadaysanız zaten gelmeyin. Ama bilmeniz gereken en önemli şeylerden biri, akşamları burada fotoğraf çekmek yasak! (Ben ne ara çektim, gerçekten hiç bilmiyorum) Gördükleri takdirde deli küfürlere maruz kalabilirsiniz, hatta saldırı boyutuna bile geçebilirler. Hiçbir art niyeti olmayan, masum bir arkadaşımın başına gelen olayı aynen aktarıyorum:

“Hey bitch! What the hell are you doing? Now, i put that phone in your ass!”  gibi. Ya da çok daha kötüsü…

Caddeyi dolaştıktan sonra, The Bulldog adındaki bir coffee shopa geçiyoruz. Space cake denen marihuanalı keklerinin tadına bakıyoruz. Vakit geçirmek için güzel bir yer ama çok geç saate kalırsanız asla yer bulamıyorsunuz.

En son, “Kaç saattir yedik, içtik. E hani bir şey olmadı?” diye dolaşıyordum ortalıkta.

Gerisi mi?

Kesik kesik… 👼

Aslında başta planda olmamasına rağmen, ertesi gün, o meşhur Amsterdam köyü Zaanse Schans‘a gitmeye karar veriyoruz. Geceden kalma uyuşuk beyinle o güzel köyün keyfini çok çıkaramamış olsam da yel değirmenleri başta olmak üzere; yeşili, kazları, ördekleri, peynir dükkanları, klompları ile harika bir yerdi.

Buradan ayrılıp yine merkeze dönüp biraz da şehri geziyoruz. Ülkede bisiklet kullanımının ne kadar yaygın olduğunu bilirsiniz. Unutmuş bile olsanız, merkeze ayak bastığınız anda karşılaştığınız bisiklet trafiği ile bunu size hatırlatmış oluyorlar.
Çok hoşuma giden, “Amsterdam is like the Tour De France. Just a lot of people on drugs riding bikes.” diye de meşhur bir mizahi söz vardır. Artık ne şekilde olur bilemem ama, bizim de araba trafiği yerine bisiklet trafiğine maruz kalacağımız günleri görmek dileğiyle.

Red Light’ı bir de gündüz gözüyle görmeden gitmek olmazdı. Gündüz bu kadar masum görünen bir sokağın, geceleri bir fuhuş bölgesine dönüşmesi gerçekten hayret verici. Yine de gündüzü ayrı, gecesi ayrı güzel.
Yol üzerinde bir büfeden patates kızartması alıp, kanal kenarında bir yere geçiyor, hem etrafı izliyor hem de patateslerimizi mideye indiriyoruz. Patates yediğinizi görüp yanınıza koca koca martılar gelebilir; ürkmeyin, ürkütmeyin, patateslerinizi onlarla paylaşın.

Mimari yapısı oldukça modern ve etkileyici olan Van Gogh Museum‘a girmek için uzun kuyruklarda bekleyemeyerek dışarıdan görmekle yetiniyorum.

Riskj Museum‘a ulaşıyoruz. Meşhur I Amsterdam yazılarından biri de burada bulunuyor. Harfler tahmin ettiğimden büyük olunca -ki hala ayılamamış kafamla- harflerin üzerine çıkamıyorum ama yine de önünde fotoğraf çekinmekten de geri kalmıyorum.

Sonra meşhur Bloemenmarkt yani bildiğimiz adıyla Çiçek Pazarı’nı ziyaret ediyoruz. Zevkinize göre çeşit çeşit her türden bitki mevcut burada. Buradan birkaç küçük kaktüs almak çok istiyordum ama seyahat sırasında zarar görürler diye almaktan vazgeçiyorum. Arkadaşlarımızdan biri sinekkapan bitkisi alıyor ve gözü gibi bakıyor yolculuk boyunca. E biz de aç kalmasın diye, gezerken bulduğumuz minik haşerelerle arada bir besliyoruz onu da.

Gezerken pek çok sex shop görüyorsunuz. Türkiye’de bu yerlere rahatça giremezseniz, girmek istemezsiniz de zaten, zaten tam olarak bu tarz bir yer de yoktur. Ama burada her yerde görünce merak uyandırıyor, ne var ne yok merak edip giresiniz geliyor. Her şey o kadar cinsel içerikli ki hayal sınırları zorlanmış bazı ürünlere içten içe gülesiniz bile geliyor.

Son olarak, Central Station’ın çok yakınında bulunan Sex Museum‘u ziyaret ediyoruz. 4-5 Euro gibi bir fiyatı var. Bazı arkadaşlarım çekinip girmek istemiyorlar ama ben merak edip giriyorum. Birkaç kattan oluşan müzede, her katta heykeller, taştan biblolar, tablolar ve resimler  bulunuyor. Bazı heykeller sizi farkedince hareket edebilir, orasını burasını açabilirler dikkat edin.

Müzeden çıkıp biraz yürüyünce Dam Square‘e çıkmış oluyorsunuz. Koninklijk Paleis yani Kraliyet Sarayı da bu meydanda bulunuyor. Ayrıca ilk bakışta farkedeceğiniz bir de anıt mevcut.

Tüm bunların yanında Anne Frank House, Madame Tussaud gibi yerler de kesinlikle görülmeye değerdi ama bunlara vakit bulamadım. En çok içimde kalan yerlerden bir diğeri de o muhteşem doğasıyla Vondel Park.

Buralar da bir dahaki sefere artık.

Anlayacağınız üzere 2 gün Amsterdam için asla yeterli değil. Vaktiniz varsa bu şehre en az 4 gün ayırın, doya doya gezin, görün, eğlenin.

  

~

2019’da gelen edit:

Mayıs 2019’da Londra üzerinden önce Brugge, ardından da Amsterdam’a geçiyorum. İkinci kez geldiğim özgürlükler şehri, Londra’dan sonra bana çok masum görünüyor bu kez.

Dolu dolu 3 gün geçirdiğimiz şehirde, Vondelpark’ta doyasıya güneşleniyor, bisikletle şehri karış karış dolaşıyor, birasını yudumlamadığımız pub bırakmıyoruz.

Öncekine nazaran oldukça tatmin edici bir gezi olmuş olsa da, kim bilir bakarsınız belki bir gün 3.sü de gelir. 😀🤩

Sevgiler