Paris

Temmuz 2016

Paris

 
Paris… Modanın kalbi miydi? Evet, gerçekten öyle. Bu kadar şık insanı bir arada başka yerde görmedim. Ayrıca, hayranlık uyandırıcı mimari yapılara sahip. Aslında Avrupa’nın çoğu yerinde Rönesans sonrası mimariye rastlıyorsunuz ama Paris’teki binaların zarafeti bir ayrı…

 

 
Paris’te ilk durağımız şüphesiz ki Tour Eiffel. Tam Eyfel Kulesi’nin altında otobüsümüzden iniyoruz. İndiğim anda karşılaştığım ilk şey, siyahi sokak satıcıları oluyor. Daha başımı kaldırıp Eyfel’e şöyle uzun uzun bakamadan, kendimi boy boy Eyfel anahtarlıkları için pazarlık yaparken buluyorum. Nasıl öğrendilerse Türkçe’yi de çok iyi öğrenmişler. Paris’in abartısız her yerindeler ve tahmin edemeyeceğiniz kadar fazlalar. 5 tanesi 1 Euro’dan küçük anahtarlıklar başta olmak üzere boy boy, çeşit çeşit kuleleri size satmaya çalışıyorlar. Hani size hediye gelen ve “Bunu Paris’ten bana arkadaşım getirdi.” diye hava attığınız anahtarlıklar var ya, %90 ihtimalle işte onlar bunlar. Bazı arkadaşlarım, işi pazarlıktan çıkarıp adamların elinden mallarını neredeyse bedavaya alacaklardı da gerek yok bu insanlara böyle şeyler yapmaya, boşuna adımızı da çıkarmayalım sonra.

Onları bir şekilde atlattıktan sonra Eyfel Kulesi’nin altında dolaşmaya başlıyoruz. 300 m uzunluğunda olan bu yapı, 10100 ton demir kullanılarak yapılmış. Kimilerine göre sadece bir demir yığını olan yapı, her ne kadar bir demir yığını olsa da kesinlikle görülmeye değer. Özellikle akşam hava karardıktan sonra ışıklandırılıyor ve daha da görkemli hale geliyor. İsterseniz kuleye belli bir ücret karşılığı çıkabilirsiniz ama ben gerek duymadım. Uzak bir yerden oturup biranızı yudumlarken manzarasını izlemek çok daha keyifli oluyor.

Daha sonra, kuleyi karşıdan görebileceğimiz bir yere ulaşıyoruz. Seyyar satıcılar yine etrafımızı sarıveriyor ama kibar bir dille ilgilenmediğinizi belirtirseniz çok da sık boğaz etmiyorlar. Yine de siz fotoğraf çekinmeye çalışırken başınızda dikilmeye devam edebilirler. Ayrıca, fotoğraf çekinirken çantanıza telefonunuza sahip çıkın, sonra “Vah anam!” diye dolaşırsınız ortalıkta.

 

 
Kuleden  hevesimizi aldıktan sonra kahvaltı yapmak için bir yer aramaya başlıyoruz. İsmini hatırlayamadığım güzel, şirin ve epey hareketli bir dükkana giriyoruz. Burada kahvaltıda kruvasan tüketimi gerçekten çok fazla. Biz de birer kruvasan ve kahveyle kahvaltımızı yapıyoruz.

Sonra geze geze sokakları keşfetmeye başlıyoruz.  Öyle çok ara sokaklarında kaybolacağınız bir ortamı yok Paris’in. Çünkü çok hareketli bir yer; insanlar, arabalar… Herkes bir yere yetişme telaşında.

 

 
Yürüye yürüye meşhur Champs-Elysées ya da bildiğiniz adıyla Şanzelize’ye ulaşıyoruz. Yaklaşık 2 km uzunluğundaki caddenin başında Arc de Triomphe – Zafer Takı sizleri karşılıyor. Şanzelize Caddesi, bizim Bağdat Caddesi’ni anımsatıyor bana, ama çok daha büyük ve geniş bir cadde tabi ki. Mağazalardan, restaurant, cafe ve galerilerden oluşan bir cadde burası. Ayrıca isterseniz, cadde üzerinde bir araba kiralayarak da kısa bir tur yapabiliyorsunuz.  Araba derken Ferrarilerden, Lamborghinilerden bahsediyorum. 20 dk’lık kiralama 80-100 Euro gibi bir şeydi yanlış hatırlamıyorsam. Bizim böyle gösterişli şeylerde gözümüz olmadığından :))), yürüyerek devam ediyoruz turumuza. Birkaç mağazaya girip, oto galeriye uğrayıp Şanzelize’yi bitiriyoruz.

 

 
Şimdiki hedef meşhur Mona Lisa tablosunun da içinde bulunduğu Musée du Louvre – Louvre Müzesi’ne ulaşmak. Tabi mesafeler çok da yakın değil birbirine. Jardin des Tuileries – Tuileries Bahçesi’ne giriyoruz. Paris’in orta yerinde ucu bucağı olmayan bir park burası. Parkta, büyük havuzun çevresindeki yeşil sandalyelere oturup manzarayı seyreden, kitap okuyan, dinlenen, sohbet eden pek çok insanla karşılaşacaksınız burada.

 

 

 

 
Tuileries Bahçesi’ndeki uzun yürüyüşümüz sonucu  Louvre Müzesi’ne ulaşıyoruz. Müzenin girişindeki piramit yapıyı görüp de Zafer Plaza’yı anmayan Bursalı yoktur herhalde. Bkz. Bursa Zafer Plaza. Normalde müzelere pek girmesem de Louvre Müzesi’ne girmeye başından beri hevesliydim. 15 Euro gibi bir giriş ücreti bulunuyor. Ciddi anlamda büyük bir müze Louvre. Her kat, her bölme ayrı eserler barındırıyor ve saatlerce gezseniz de bitmiyor bitmiyor. Mona Lisa tablosunu bulmak için ekstra çaba harcamanıza gerek yok, kalabalık ve gürültü yoğunlaştıysa, yaklaştığınızı anlayabilirsiniz. Ben, büyük görkemli bir tablo bekliyordum açıkçası ama kalabalıktan görünmeyecek kadar küçük bir tabloymuş meğer Mona Lisa. Herkes “Mona Lisa’nın askerleriyiz.” dercesine fotoğraf çektirme yarışında. Yakından göreyim diye itişip kakışan insanlar…  Yakından görme şerefine erişmiş olsam da “Ben gelemem böyle şeylere!” deyip çok duramayarak kaçıyorum kalabalığın arasından.

 

 
Müzenin arka çıkışından çıkıyoruz. Arkada, artık klasikleşmiş küçük bir “Paris, We Love You” yazısı var. Ama pek rağbet görmüyor anladığım kadarıyla. Bir “I Amsterdam” değil.

 

 
Yalnıız dikkatimi çeken bir şey varsa o da, Paris sokakları leş gibi çiş kokuyor. Tuvalet kültürünüz geç oturdu ama yine de tam oturmamış arkadaş! Bir tek Paris değil aslında, Avrupa’da pek çok yerde dikkatimi çekti bu durum ama Paris’in o günkü sıcak ve boğucu havasından mıdır bilinmez çok daha hissedilir ve rahatsız ediciydi.

Belli bir ücret karşılığı, tepesinden muhteşem Paris manzarası izleyebileceğiniz Notre Dame Katedrali‘ne ulaşıyoruz. Seine Nehri’nin hemen yanında bulunan katedralin girişinde sıra var diye girmekten vazgeçiyoruz. Çünkü, benim için sıcakta sıra beklemek > manzara izlemek. Katedral çevresinde bir yerde oturup biraz dinliyoruz, etrafı izliyoruz ve bir şeyler yiyoruz.

 

 

 
Paris’in en yüksek tepesi Montmartre üzerinde konumlanmış olan Sacre Coeur Bazilikası‘na gitmek için metroyu kullanıyoruz bu kez. Bu arada Paris underground sistemi çok gelişmiş durumda ve istediğiniz pek çok yere bu şekilde ulaşabilirsiniz.

 

 
Artık yorgunluktan ölüp bitsek de Sacre Coeur’a ulaşmak için tepeyi tırmanıyoruz. Tuhaf bir şekilde Eyfelsiz bir Paris manzarası karşılıyor bizi burada. İçerisini de gezdikten sonra her cefanın bir sefası olmalı diyerek, bazilika önündeki çimlere uzanıp dinleniyoruz. Çimlerde oturmuş bira içen çok fazla turist var burada. Deli gibi seyyar bira satıcıları dolanıyor etrafta. Eliniz boş mu? Anında farkedip dibinizde bitiyorlar. 4 tanesi 5-6 Euro olan Heinekenleri bile pazarlıkla almaya çalışıyor bizim arkadaşlar. 4 tane fiyatına 5 tane almak istediğimizde katiyen o şekilde vermeyeceğini söyleyen hatta sinirlenen satıcı abimiz, “O zaman 5 tane alıcam, ama bir tanesi de senden olsun.” deyince kabul ediyor. Hehehe. Denk gelirseniz sokak müzisyenleri keyfinize keyif katabilirler. Ama yasak olduğundan olsa gerek, polise yakalanıp tezgahı kapatmak zorunda kalıyorlar genelde.

 

 
Son olarak, benim gezmediğim ama gezilecek yerler arasında, rivayete göre Fransa Kraliçe’si Marie Antoinette’in meşhur “Ekmek yoksa, pasta yesinler.” sözünü ettiği Versay Sarayı başta olmak üzere, Orsay Müzesi ve Lüksemburg Bahçesi geliyor.

 
 
 
 
Diğer fotoğraflar;

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
  

~