Roma

Temmuz 2016

Roma

 
Gezerken en keyif aldığım yerlerden biri olan, her bir yanı antik kalıntılar barındıran, tarih kokan şehir Roma…

İlk durağımız, Roma denince akla gelen ilk yerlerden Colosseum. Yaklaşık 500 yıl boyunca gladyatör dövüşleri, idamlar, hayvan avları için kullanılan ve dünyanın en büyük amfi tiyatrosu özelliğini taşıyan yapı.

Sabah 10.00 gibi Colosseum yakınlarında otobüsümüzden iniyoruz. Colosseum çevresinin turistlerle dolu olduğunu tahmin edebilirsiniz, içeriye girmek için kapısında uzun kuyruklar oluşmuş durumda. Giriş 10-12 Euro gibi bir şey. Biz, gezecek daha çok yerimiz olduğundan zamanımız yetmeyecek düşüncesiyle içeriye girmiyoruz, dışarıdan görmekle yetiniyoruz. Ama itiraf edeyim girmediğime sonradan pişman oluyorum. Gidecek olursanız sadece fotoğraf çekinip dönmeyin benim gibi. Girin bakın, antik kalıntılar içindeki o atmosferi bir soluyun derim.

 

 
Yürüyerek Piazza Venezia (Venedik Meydanı)’ya varıyoruz. Roma’nın ünlü yapıtlarından Altare della Patria, bu meydanda yer alıyor. Beyaz mermerden yapılmış, gösterişli bir yapı. Ancak denilene göre, İtalyanlar bu yapıyı diğerlerinin aksine, renginden dolayı çok dikkat çekici olduğunu düşündüklerinden pek sevmiyorlar. Onlar görmeye sıkılmış olacaklar ki bunu düşünüyorlar; bir turistin görmesi gereken muhteşem bir eser bana göre.

 

 
Sizlere ufak bir tavsiye; özellikle Roma gibi tarihi yerleri görmeden önce biraz araştırma yapın, gerekirse yanınıza ufak tarih notları alın. Gezdiğiniz yerler hakkında bir şeyler biliyor olmanız, çok daha farklı duygular içinde gezmenizi sağlayacak emin olun.

Sonraki durak, Roma’nın en görkemli ve en meşhur çeşmelerinden Fontana di Trevi yani Aşk Çeşmesi. Çevresi çok kalabalık, insandan geçilmiyor resmen. Burayı meşhur kılan özelliği ise, kim dilek diler de, sağ eliyle sol omzunun üstünden çeşmeye para atarsa o kişinin dileği gerçekleşir ve Roma’ya tekrar gelirmiş. Ben bu saçma inanışa inat, para atmıyorum çeşmeye. Şaka şaka. Unutuyorum! :)))
Bu arada havuza atılan paraları, hortumlu ilginç bir makineyle düzenli olarak topluyorlar. Hatta biz de şahit oluyoruz bu para toplama seramonisine. Hem onları izleyip, hem çevreyi fotoğrafladığım bir ara durup bana poz veriyorlar bir de. Heheh.
Buradan toplanan para ise denilene göre bir hayır kurumuna gönderiliyormuş. Umarız öyledir. 🙂

 

 

 
Buradan İspanyol Merdivenleri’ne gidecektik ama tadilatta olduğunu öğreniyoruz ve yolumuzu değiştirerek Pantheon‘a doğru yol alıyoruz. Antik Roma döneminden kalan yapılardan biri. Ara sokaklarda kaybola kaybola varıyoruz buraya.

Sokaklarda kaybolmak başka yerlerin aksine, burada keyif verici. Roma zaten adeta bir açık hava müzesi. Her yerinde antik çağdan kalma eserler, çeşmeler, kiliseler mevcut. Rotanızdan şaşmış olsanız da bir şeyler görmüş oluyorsunuz.

 

 

 
Şimdi de Piazza Navona (Navona Meydanı)’dayız. Şehrin en hareketli ve güzel meydanlarından biri burası. Meydanda bir sürü sokak göstericisi var. Bir de Roma’nın en ünlü çeşmelerinden biri de burada. Fontana dei Quattro Fiumi ya da Dört Nehir Çeşmesi. İsmi dört kıtadaki dört nehirden geliyor. Bu nehirlerse Nil, Ganj, Tuna ve Plata nehirleri. Çeşmenin ortasında bir de üzerinde eski çağlardan yazılar barındıran bir dikilaş mevcut.

 

 
E bu kadar gezdik, artık karnımız acıkıyor ve pizzanın vatanına gelip pizza yemeden olmaz diyerek meydan çevresinde bir cafe-restauranta girip oturuyoruz. Zaten bu meydanda çok fazla bu tarz yer var. Dilerseniz, ara sokaklara girip esnaf lokantaları da bulabilirsiniz, hem çok daha ucuza karnınızı doyurmuş olursunuz. Biz tekrar kaybolmayı göze alamayarak meydanda bulduğumuz bir yere oturuyoruz. Buralarda salam sosisli herhangi bir şey sipariş edecekseniz sormanıza gerek yok, hepsi domuz eti içeriyor. Ben zaten normalde pek et yemediğimden, klasik bir margarita söylüyorum. İnce hamurda güzel bir pizza geliyor, 10 Euro gibi de bir ücreti vardı yanlış hatırlamıyorsam. Güzel, lezzetli bir pizzaydı ama çok mu çok iyi? Tartışılır.

Karnımızı doyurduktan sonra biraz da hediyelik eşya dükkanlarını gezmeye koyuluyoruz. Adım attığınız her yer hediyelik eşya dükkanı zaten. Güzel ürünleri var ama. Koleksiyonuma bir tane eklemek ve aynı zamanda arkadaşlarıma da götürmek için ucuz ama en güzel magnetleri burada buluyorum.

Artık epey gezdiğimizden yoruluyoruz ve otelimize dönmeden bir de Roma dondurmasının tadına bakalım diyerek, meşhur olduğu söylenen bir yerden dondurmalarımızı alıyoruz. Bazıları Roma dondurmasını pek sevmediğini söyler, dondurma sonuçta değil mi? Ama ben ba yıl dım.

Akşam üzeri gibi otele dönüyoruz. Akşama kadar yatıp dinleniyorum. E bir de geceleri nasılmış şu Roma diyerek, metroya atlayıp tekrar merkeze gidiyoruz sonra. Roma’da gece hayatı diye bir şey yok arkadaşlar. Bir cafede oturup bir şeyler içtikten sonra, metroyu da kaçırmadan dönelim madem diyerek saat çok ilerlemeden kalkıyoruz.
Metroya varana kadar yolları yine karıştırdığımızdan, en azından Colosseum etrafına çıkabilelim diye bir dükkana girip Colosseum’un yerini soruyorum. Aman ha bir İtalyan’a “Colosseum” nerde diye sormayın! “Colosseo” demeniz lazım! Kendi dillerinde Colosseo çünkü. Anlamalarına rağmen yanlış telaffuz ediyoruz diye anlamazlıktan geliyorlar, üstüne bir de söyleniyorlar. Ya da ben böyle tuhaf bir tanesine çattım.

 

 

 
Akşam karanlığında yol üstünde, Colosseum tabloları yapan çoğu mülteci, genç çocuklar dikkatimizi çekiyor. Yüksek sesli müzikleriyle ortamı coşturup bir yandan da sprey boyayla 4-5 dk içinde size bu tabloları hazır ediyorlar. Ve 5 Euro gibi bir fiyata da satıyorlar.

 

 

Son olarak, son metroyu kaçırmadan istasyona varabiliyoruz ve otelimize geri dönüyoruz.
 
Ertesi günkü durağımız ise Roma sınırları içinde bulunan, dünyanın en küçük ülkesi, Vatikan! ⭐

 

 

 
Diğer fotoğraflar;

 

 

 

 

 

 

 

~